NASIL BİR MİLLETİZ?

İnsanların kişiliklerinin oluşmasında kalıtımın etkisi büyüktür..Genetik olarak anneden ve babadan gelen kromozomlar ve üzerindeki genlerle erkek veya kadın oluşmasına; ayrıca anne -babanın özelliklerini taşımasına sebep olurlar. Ancak bu yeterli değildir. Kişiliğin oluşmasında çevresel etkenler ve toplumun ahlaki yapısı- kültürü de önemlidir..

Kleptomani hastalığı yani izinsiz alma, çalma hastalığı bir gerçektir. Psikiyatristler buna genellikle hırsızlık gözüyle bakmaz bir psikolojik hastalık olarak değerlendirir. Kleptomanlarda ihtiyacı olmadığı halde bu işi yapmak söz konusudur. Kendini tatmin olayından bahsedilir. Kleptomanin nedenlerine girmek istemiyorum.

Esas konumuza gelecek olursak Türk milletinin bireysel ve toplumsal yapısı farklı özellikler taşımaktadır. Millet olarak hırsız ruhlu bir kişiliğe sahibiz desem çoğunuz bana küfür edeceksiniz ve kızacaksınız.. Çünkü biz hırsız değiliz!!! Haksız olarak almış olduğumuz veya elde ettiklerimizi kitabına ve kaidesine göre uydurduğumuz zaman bu hırsızlık olmuyor, olamaması da gerekiyor. Yaklaşık 6 ay önce doğu ilimizin ünlü bir ilçesinden hasta olarak bana gelenlerde böyle bir özellik görünce kendisini utandırmadan yanıma çağırdım ve yaptığı işin yanlış olduğunu söyledim. Cevabı çok enteresandı: “Bunun utanılacak bir durum olmadığını, meslek olarak böyle bir mesleği seçtiklerini; ilçe ve köylerinin hepsinin bunu meslek edindiğini kendi kardeşlerini akrabalarını dahi DOLANDIRDIKlarını” bana ifade ettiler… Hatta bana biraz kızmış olacak ki “Hocam madem dürüst insansınız bizi tepeden soyanlara da bir şeyler söylesenize!” deyince olayı bağlamak istedim. “Bu konuları bırak bak ben senden davacı olmuyorum polise de bildirmiyorum, sadece sizi uyarıyorum.” demekle yetinmek zorunda kaldım. Peki bunu söyleyen vatandaş hırsız da olsa haksız mıydı?

29 Ekim 1923 yılında Cumhuriyeti kuranlar hırsızlık, yolsuzluk yapmış mı acaba? Yapmadı desek yalan olur her dönemde mutlaka yolsuzluk olmuştur.. İnanıyorumki Cumhuriyet döneminde Atatürk ölünceye kadar olan yolsuzluklar en alt seviyede olan bir hadisedir.. Atatürk öldüğü zaman kendisine ait olan mal varlığını Türk milletine bırakmıştır; kız kardeşine ve yakınlarına herhangi bir şey bırakmamıştır.

1950’li yıllardan sonra “Yeter söz milletindir!” sloganı ile millet sazı ve parayı eline almıştır.. Merhum Adnan Menderes’in örtülü ödenekten kimlere nasıl paralar aktardığını incelemeniz yeterli olacaktır sanırım. Soner Yalçın’ın kitabında konulara bir miktar değiniliyor. Süreç merhum Süleyman Demirel’le devam etmiş ve onun zamanında da eş, dost, akraba, siyasiler, müteahhitler ve iş adamları yemeye devam etmiştirler.

“Devletin başı imam olmadıkça devlet malını yemek helaldir.” diyen cemaatler, medrese ve din bezirganları türemişlerdir. “Devletin malı deniz yemeyen keriz!” anlayışı ile devleti soymaya başlamıştırlar. Ömürlerinde hiçbir üretim ve paylaşım yapmayan kişiler takke ve şalvarlarıyla bu güne gelmiştirler. Tabii ki sadece sözde din adamları değil, bunların verdiği fetvalar da toplumun çoğunluğunu bu şekilde hareket etmeye başlatmıştır.

İş adamları, müteahhitler ne kadar zengin olmuş kişi varsa bilin ki %90’ı sırtını devlete dayamış ve devleti soymuşturlar. Bu işi yaparken devletin bürokratları ve devletin yetkili makamlarındaki siyasi otoriteyi de beraber çalışmıştırlar. Tarlada bağda bahçede çalışmaktansa daha çok rant getiren büyükşehirlerde yeşil alanların imara açılmasıyla uğraşmayı tercih etmiştirler. Siyasi partilere üye olarak, belediye meclis üyeliklerini kaparak bir katlı evlerini 3-4 katlıya nasıl çıkarırlar onunla uğraşmayı yeğlemişlerdir.

Merhum Turgut Özal 1980’li yıllardan sonra iktidara geldiği zaman “Benim memurum işini bilir.” diyerek memurların bürokratların da önünü açmıştır. Artık siyasilerin yanında memur ve bürokratlar da kemali afiyetle yiyeceklerdi. Bu haksız yemeğin adı bağış olabilirdi.. Tabiki belgesinin de olması gerekmiyordu..

Bu Millet yemeyen, yedirmeyen ve hırsız olmayandan hoşlanmıyor vesselam. Keşke bu dediğimin aksi olsaydı ve ben haksız olsaydım. Şimdi biz bunu genlerimize mi, çevresel faktörlere mi veya toplumun ahlaki-kültürel yapısına mı borçluyuz? Bana sorarsanız bu faktörlerin hepsi de etkili. Yaşı biraz büyük olan kişiler hatırlayacak olursa Merhum Bülent Ecevit’in başbakanlığı döneminde maliye bakanı Zekeriya Temizel’di.. O zaman kayıt dışı ekonomiyi kayıt altına almak istiyordu. Bu nedenle “Nereden buldun?” yasasını çıkarmıştı.. Yani sorulduğu zaman bütün kazancını belgelemek zorundaydın ve çok doğru bir karardı.. Ama ne yazıkki başta İstanbul esnafı olmak üzere Topkapı, Eminönü, Nuruosmaniye, Mahmutpaşa esnafı ayaklanmıştı.. Kanunu çıkarmaya çalışan ve bu yükü kaldıramayan Zekeriya Temizel ile Bülent Ecevit siyaset sahnesinden silinip gitmişti. 12 Eylül darbesinden sonra seçimi kazanan merhum Turgut Özal bu durumu görerek kayıt dışı ekonomi ile uğraşan esnafı kurtarmış, “Benim memurum, benim esnafım işini bilir.” lafı ile de memur ve bürokratlara pas atmış, hayırlı olsun demek istemiş ve böylece tekrar biraz daha geniş kapsamlı olarak eski sisteme geçilmişti.

2002 yılından beri Türkiye’yi idare etmekte olan siyasal otorite de bundan aşağı kalmadı. Uzun süre iktidardan düşmemek için milletin nabzına göre şerbet verme ve hak etmeyen insanlara para dağıtmaya devam etme kararı aldılar. Emeklisi, dulu, yetimi, 65 yaşın üstündeki insanların maaşa bağlanması, tarlası, bağı, bahçesi olmadığı halde çiftçilik yapar gözüküp dönüm başına aldıkları teşvikler ile köyün kahvesinde oturarak çalışmadan hayatlarını idame ettirdiler. Kendisine eşine dostuna akrabasına sakatlık raporu alarak vergisiz otomobil alma yarışına girenler, devlet veriyor diye her türlü ilacı yazdırma için hekime koşanlar devleti düşünmediler. Yandaş medyanın, yandaş işadamlarının devleti nasıl soyduklarını görmelerine rağmen görmemezlikten gelip onlar benden diyerek ses çıkarmadılar. İstanbul’daki yeşil alanlar, olası bir deprem için ayrılan meydanlar, parklar işgal edildi. Yeşil sermaye onların zamanında tavan yaptı. Feto cemaatinden sonra diğer büyük cemaatleri de harekete geçerek devletten kazanımlarını korumaya hatta daha da büyütmeye devam ettiler..

Yolsuzlukları hırsızlıkları kanunsuzlukları gören insanların ses çıkarmamaları çok enteresandır. İktidara gelmek isteyen siyasi partiler de bu hevesle “Sıra bize de gelecektir.”diye konunun üzerine gitmemektedir. Sonuç olarak gözümüzü yolsuzluğa, talana dikmiş hırsız ruhlu bir milletiz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

nineteen + six =